Arının Gönül Gözünden

|

Ey arı, ne gezersin dağ bayır, ova ova bir damla bal için?

Arı, bir mucizenin vücut bulmuş hallerinden biri değil midir? Bir santimlik boyuyla kilometrelerce öteye giden, gram bile gelmeyen polenleri toplayıp, muazzam bir nizamla inşa ettiği peteğe şifa niyetine bal diye koyan o hayret verici canlı…

Peki, arının tek derdi sadece bal yapmak mıdır? Biz bu gayretten ne mesaj almalıyız?

Eyvallah… Olaya şöyle bakmak lazım: Arının derdi sadece bal yapmak değil; o, fıtratında olanı yaşıyor. Yaptığı balın bizler için ne büyük bir şifa kaynağı olduğunun farkında bile değil belki. Ama o, ilahi bir lütufla ruhuna ve gönlüne üflenen vazifeyi yerine getiriyor. Kısacık ömründe bir kaşık bal için defalarca gidip geliyor; işini gönülden, adeta bir aşkla yapıyor.

Peki ya biz? İşte asıl bunu sorgulamalıyız.

Madem arının işi, gönül penceresinden hissettiği çiçeği kilometrelerce uzakta da olsa arayıp bulmaktır; bizim için de burada alınacak çok değerli dersler var. Hiç düşündük mü; biz gönül penceremizden görünen suretlere ne kadar değer veriyoruz? Bir arı, kendi küçük cüssesine rağmen bir çiçek uğruna dünyanın öbür ucuna gidecek kadar tüm enerjisini sarf ederken; biz gönlümüzde yer eden insana bir telefonu bile neden çok görüyoruz? Neden yanına gidip bir selam vermekten imtina ediyoruz?

“Zor günlerinde, açıkça söyleyemesen bile ‘Ben senin yanındayım, bir işaretinle koşa koşa gelirim’ demek” neden bize bu kadar ağır geliyor? Bir arı kadar yüreğimiz, onunki kadar kocaman bir gönlümüz olmadığı için mi?

Arı, gönül bahçesinden bal sunarken; tehlike anında iğnesini kullanır. Biz de gönül bahçemizi korumak için gerektiğinde “zor” kullanabilir miyiz?

Şunu unutmamalı: Arı iğnesini kendini korumak için değil, gönülden var ettiği sanatını korumak için kullanır. Sen, gönülden bağlandığını korumaz mısın ey gafil? Sen bağlandığın uğruna kendinden vazgeçmez misin? Bu gözler, hayatından vazgeçenleri gördü; tıpkı bir arı gibi… Tek fark şudur: Arı, dışarıya karşı iğnesini kullanır ve bu uğurda ölümü seçer; insan ise gönlündeki balı korumak adına iğneyi kendine batırır.

“Zor kullanmaya” gelirsek; bizim için en büyük zorluk, o kişi için ettiğimiz duaları kesmekten öteye gidemez azizim. Biz ümidimizi kesersek, duamızı da keseriz.

Peki, arılar hiç yorulmaz mı? Hiç vazgeçmezler mi?

Yorulurlar elbet; yorulurlar ama vazgeçerler mi, orasını ben bilmem. Kısacık ömürlerinde o mukaddes gönül çizgisinden çıkarlar mı, ben bilmem. Allah’ın ruhlarına üflediği sevgiyi, muhabbeti, aşk ile süsledikleri o emekten vazgeçerler mi, ben bilmem. Ellerinde bir harita, önlerinde bir kılavuz olmadan; içlerinde hiçbir art niyet barındırmadan, hesapsız kitapsız sevmekten vazgeçerler mi, ben bilmem. Balın ve bal yiyenlerin, arının değerini bilmediklerini gördüklerinde küserler mi, ben bilmem…

Arılar hiç aşık olur mu?

Onu da ben bilmem ama üstadın şiirinden bir alıntı ile sözlerime nokta koymak isterim. Yorumu size bırakıyorum:

“Hercai arılara meyhanedir çiçekler; Kim bilir şerefine kaç kadeh içecekler!”

Yorum bırakın