Hiç düşündün mü; dünya ehli neyin peşindedir, gönül ehli neyi arzular? Dünya ehli görünene, maddeye ve geçici olana ram olurken; gönül, kendi hürriyetini aşkın esaretinde bulur. Gönül bu ya, illaki “yâr” elinden tutmak ister. Peki, o tutmak istediği yâr eli buna razı mıdır, o da bunu ister mi diye bir an olsun durup düşünür mü? Elbette düşünmez. Çünkü gönül, kendi ikliminde hesapsızca davranmakta özgürdür. Bu dünyada henüz kendi gönlüne tam manasıyla söz geçirebilen, onu dizginleyebilen bir beşer zuhur etmemiştir.

Şimdi içinizden, “Yok, ben şöyle iradeli davrandım” ya da “Arkadaşım o sevdayı unuttu, bitti gitti” diye geçirmeyin. Eğer bir bağ kopabiliyorsa, o gönülden bir bağlanma değil, sadece zihinsel bir alışkanlıktır. Demek ki o aşkın narında henüz yanılmamış, o kor ateş ruhu sarmamıştır. Hele bir tat o hali, bir düş o deryaya; bakalım bir daha ayrılmak mümkün mü gönlünün o en derin arzusundan?

Bu aşk bazen kanlı canlı bir varlığa, bazen de ulvi bir hakikate duyulan mukaddes bir bağlanmadır. Ancak mahiyeti ne olursa olsun, o aşk bir kez gönül hanesine düştü mü, öyle kolay kolay terk-i diyar etmez.

Uzaklaşmak Bir Çare mi?

Peki, nedir bu derdin devası? Bana sorma, zira ben de bilmem. Lakin şunu çok iyi biliyorum: Uzaklaşmak asla bir çare değildir. Uzaklaşmak; sadece fıtri bir korunma içgüdüsü, can havliyle atılan bir geri adımdır. Belki gönlünü ve gönül verdiğini zahiri tehlikelerden korursun ama içindeki o yangını asla söndüremezsin. Tıpkı şairin o muazzam mısralarında dile getirdiği gibi:

Bülbül benim lisanımla ötüştü,

Bir gül için can evinden tutuştu.

Yüreğine Toroslar’dan çiğ düştü,

Yangınımı söndürmedi kar benim.

İnzivanın Sırrı: Zahirde Uzak, Batında Yakın

Eğer ilaç uzaklaşmak değilse, neden bunca derviş, bunca arif her şeyden elini eteğini çekip içsel bir inzivaya çekilir? İşte meselenin odak noktası tam da burasıdır: Zahirde herkes seni dünyadan ve yârdan uzaklaştı sanır; oysa sen, gönül ikliminde ona öyle bir yakınlaşırsın ki artık nefesini kendi nefesinde hissetmeye başlarsın. Onunla yer, onunla içer, onunla nefes alırsın. İşte biz buna ancak o zaman “aşk” deriz.

Kül Olmak: Hakiki Kulluğun Kapısı

Gerçek aşık dünyayı yakar mı? Asla! Hakiki aşık, maşukuna kıyamaz; bırak dünyayı yakmayı, onun rızası dışındaki bir kılı bile koparamaz. Aşık olanın gözü dünyayı görmez ki onu yaksın… Yanan dünya, aşığın kendi iç dünyasıdır. O garip, kendi içindeki yangında kavrulur durur; ta ki tamamen kül olana dek.

Çünkü bilmek gerekir ki; kül olmadan gerçek “kul” olunmaz. Önce yanacaksın, sonra savrulup kül olacaksın ki ancak o zaman hakiki bir teslimiyetle “O” olabilesin.

Yorum bırakın