Written by

Vaktiyle büyük bir şehrin en kalabalık pazar yerinde, ömrünü ayakkabı tamir ederek geçiren ihtiyar bir Eskici yaşarmış. Eskici, sabahtan akşama kadar çalışır ama neredeyse hiç konuşmazmış. Etrafındaki esnaf onun dilsiz olduğunu sanırmış. Oysa Eskici dilsiz değilmiş; sadece ruhunun lisanını konuşacak kimseyi bulamadığı için suskunluğu seçmiş.

Bir gün, şehre uzak diyarlardan gelen, üstü başı toz içinde bir Gezgin uğramış. Gezgin, dükkanın önündeki tabureye oturmuş, yırtılan çarığını Eskici’ye uzatmış. Eskici işine koyulmuş; tığ çekiyor, deri dikiyormuş.

Gezgin, Eskici’nin yüzündeki derin çizgilere, ellerindeki nasırlara ve en çok da uzaklara dalıp giden o mahzun bakışlarına bakmış. Hiçbir şey sormamış. Sadece yanına oturmuş, Eskici’nin her çekici vuruşunda o da hafifçe başını sallamış.

Bir saat geçmiş, tek kelime edilmemiş. İkinci saatte Gezgin, cebinden bir kuru ekmek çıkarıp bölmüş, yarısını Eskici’nin önüne sessizce bırakmış. Eskici ekmeği almış, göz göze gelmişler. Gezgin’in gözlerinde ne bir acıma ne de bir merak varmış; sadece “biliyorum” diyen bir huzur varmış.

İş bitip çarıklar teslim edildiğinde Eskici ilk kez konuşmuş. Sesi paslanmış bir kapı menteşesi gibi gıcırdayarak çıkmış: — “Nereden bildin?” demiş.

Gezgin gülümsemiş: — “Neyi?”

Eskici: — “İçimdeki o koca denizin dalgalandığını, kıyıya vuran o yorgunluğu nereden bildin? Herkes bana ‘nasılsın’ diye sorup cevabımı beklemeden geçerdi. Sen ise sustun ve benimle beraber bekledin.”

Gezgin elini Eskici’nin omzuna koymuş ve şöyle demiş: — “Anlamak için kulağa değil, aynı frekansta çarpan bir yüreğe ihtiyaç vardır. Sen susuyordun ama ruhun çığlık atıyordu. Ben senin kelimelerini değil, o sessiz çığlığını duydum.”

Eskici o gün anlamış ki; anlatmak için ciltlerce kitap yazmaya gerek yoktur. Anlaşılmak, birinin senin sessizliğinde bile ne söylediğini bilmesidir.

Yorum bırakın